Roma’dan Napoli’ye Küçük Bir İtalya Kaçamağı
Aralık 2025’te yaptığımız küçük İtalya kaçamağını nihayet yazıya dökme vakti geldi. Aradan aylar geçmiş, hatta biz çoktan başka planlara, başka tatillere karışmışız ama bu gezinin notları bir şekilde hep yazacam ben bunu klasöründe bekleyip duruyordu. Açıkçası Mayıs 2026’da oturup Aralık 2025’i yazmak da ayrı bir zaman yolculuğu gibi hissettiriyor; biraz geç kalmış bir blog postu ama olsun, bizde anılar bazen biraz geç yazıya dökülebiliyor 😄
1.Gün - 11 Aralık 2025
Aralık 2025’te annem, babam ve ben küçük bir İtalya kaçamağı yaptık. Rotamız Roma ve Napoli’ydi. Gezimizin ilk durağı ise Roma’ydı. Roma’ya daha önce yaptığımız gezide Vatikan’ı gezme fırsatı bulamamıştık. Bu sefer biletlerimizi önceden aldık ve rotamıza ilk olarak Vatikan’ı ekledik.
Vatikan için giriş saatimiz vardı ve biraz erken gelmiştik. Kapının önünde beklemek yerine, hemen karşıdaki ilk kafeye oturalım dedik. Açıkçası hiçbir araştırma yapmadan, puanına ya da yorumlarına bakmadan girdiğimiz bu kafe gezinin ilk küçük hatası oldu.
Roma’da özellikle turistik noktaların hemen yanındaki mekanların pahalı olabileceğini biliyorduk ama burası gerçekten başka bir seviyedeydi. Fiyatlar gereksiz derecede yüksekti ve aldığımız şeyler de açıkçası pek tatmin edici değildi. Kısacası, sırf beklerken vakit geçirelim diye girdiğimiz bu kafe küçük bir turistik tuzak dersi verdi. Aynı hatayı yapmamanız için, buyrun 1.8 puanıyla Caffè Vaticano.

Vatikan, Roma’nın içinde ama aslında ayrı bir ülke olmasıyla zaten başlı başına ilginç bir yer. Ben çok müze gezen bir insan değilim, sanat ve tarih konusunda da çok iddialı değilim açıkçası. Ama koridorlar, tavanlar ve sanat eserleri gerçekten etkileyiciydi ve burayı görmek güzeldi; sadece inanılmaz kalabalık olduğu ve kolayca içeriye girebilmek için biletleri önceden online almak kesinlikle şart.


Vatikan’da en çok hoşuma giden şeylerden biri bu dev duvar halıları oldu. Bu halı da “Son Akşam Yemeği” sahnesini anlatıyor ve gerçekten inanılmaz detaylı; bir halı olduğuna inanmak zor.

Vatikan’ın kendi postanesi olduğunu görünce Londra'ya arkadaşa bir kart gönderdik. Bakalım arkadaşımıza gerçekten ulaşacak mı diye biraz da merakla bekledik. 2 ay sonra ulaştı 🥲.

Uzun müze gezisinin ardından saat öğleni geçmişti ve tabii ki acıkmıştık. Hemen telefondan iyi bir pastacı/pizzacı araştırdık ve sonunda harika bir yer - Tonnarello San Pietro bulduk. Hem pizza, hem makarna hem de tatlı denedik ve yediğimiz her şey inanılmaz lezzetliydi; bizim için tam anlamıyla 10 üzerinden 10 bir duraktı.
Yemekten sonra rotamızı şehir merkezine çevirdik ve ilk durağımız Trevi Çeşmesi oldu. İki sene önce geldiğimizde dibine kadar gelip takılabiliyorduk, ama şimdi bir kuyruk oluşturup insanları grup grup içeri alıyorlardı. Hatta yakında buraya girişin bile ücretli olacağını duyduk, yani romantik selfie planlarını şimdiden yapacaklar dikkat!

Ardından gezilecekler listesindeki diğer noktalara doğru yol aldık, sokak sokak dolaştık, birkaç fotoğraf molası verdik.

Dikilitaş her yerde, bakınız...

Ama bütün heykeller, havuzlar muhteşem ya gerçekten bu işi biliyorlar.
Birkaç minik keşif yaptık derken akşamı karşılamış olduk. Yani tam da gezip yorulmuş, ama keyifli bir günün sonunda olduğumuz anlardan biri!

Ardından gece gezisi için son bir yer seçmemiz gerekiyordu ve bir blogda Collesium'u gece ışıklandırmasıyla görmemiz gerektiğini okudum.



2.Gün - 12 Aralık 2025
Hızlı bir başlangıç yapabilmek için, odada bir iki kurusavan gömüyoruz. Gözler şiş...

Hızlı bir atıştırmalığın ardından kendimizi metroya atıyoruz. Afyonumuz tam patlamış değil..

İlk durak, İspanyol merdivenlerinin olduğu İspanyol meydanı. Etrafta takılıp, merdivenin yukarısından manzarayı seyrediyoruz.

İspanyol merdivenlerinden sonra yürüyerek Villa Borghese’ye geçtik, iyi ki de geçmişiz.
Burası Roma’nın en büyük parklarından biri, içinde göl bile var; kalabalıktan çıkıp biraz nefes aldık, baya iyi geldi.


Parkta araba jantlarından yapılmış bir tektaş yüzük heykeli vardı. Ne alaka bilemedim demiştim, araştırdım.
Meğer aşk ve lüks kavramını biraz da tüketim üzerinden anlatan modern bir sanat işiymiş… yine de görünce bi hmm? oldum 😄
Ardından, dün gece ziyaretine gittiğimiz Colosseum'u bu sefer içinden de görmek için yollara düştük.
Bileti kişi başı 18€’ya aldık, burada da zaman slotu seçerek giriyorsunuz. Planımızı ona göre yapıp otobüse bindik ama o gün güzergah değişmiş… bizi ön kapı yerine arka tarafta indirince, girişe doğru topluca bir koşu yaptık. Biraz aksiyonlu bir giriş oldu 😄

Colosseum gerçekten Roma’nın en ikonik yapılarından biri, dışarıdan etkileyici ama içine girince atmosfer de bambaşkaydı.

Gladyatörlerin arenaya çıktığı o alanı görmek insanı kısa süreliğine geçmişe götürüyor.


Colosseum’dan çıktıktan sonra Roma Forum'a geçtik. Burası devasa bir alan, her adımda tarih kokuyor ama itiraf edeyim, ben detaylı tarih bilgisine hakim değilim 😅
Sıcak yaz günlerinde gelmek büyük hata olur, açık hava ve güneş birleşince yürümek baya zorlayıcı oluyor. Bunu göz önünde bulundurarak Roma tatili planlamak akıllıca olur. Zaten bizim bir önceki gelişimizdeki (Haziran sonu 🥵) hatalar, ders çıkarmamıza yardımcı oldu.


Photobombing!!!
Gezinin ardından yavaştan acıkmıştık, o yüzden tüm bloglarda övülen sandviçcinin yolunu tuttuk: All'Antico Vinaio.
Focaccia ekmekler aşırı lezzetliydi; içeride oturacak yer yok, önünde ise sürekli bir sıra vardı. Biz siparişi verip hemen aldıktan sonra, meydandaki boş bir yere oturup keyfini çıkardık.

Ardından bir kahve içip kendimize gelmek için bir kafeye girdik.
Ve tatillerin vazgeçilmezi “uyurken yakalananlar” ekibine Hakan bir fotoğraf daha eklemiş oldu 😄

Ardından yavaştan otele doğru döndük. Eşyalarımız oteldeydi, onları alıp tren istasyonunun yolunu tutacaktık. Otelimiz Vatikan’ın dibindeydi.
San Pietro Rooms 84 aslında bir ev, evdeki 2–3 odayı otel odasına çevirmişler; şifreli kapı sistemi sayesinde kimseyi görmeden check-in ve check-out yaptık. Her şey tertemizdi, çok memnun kaldık.

Öncesinde de Piazza San Pietro (Aziz Petrus Meydanı)'na uğradık. İçerde bir ayin vardı. Dışarı sesini yansıtmışlardı. Meydanda da küçük heykellerle yapılan İtalyan Noel Nativity (Doğuş) sahnelerini gördük.


Aziz Petrus Meydanı
En son günü bitirmeden önce, önünden geçerken gördüğümüz ve google mapste te aşırı değerlendirmesi olan Pastasciutta'ya uğrayıp, farklı makarna şekil ve sos çeşitlerinin arasından sipariş verdik. Baya lezzetliydi. Kapısının önüne oturup keyfini çıkardık.


Ardından eşyalarımızı alıp Roma Termini tren garının yolunu tuttuk.



Tren biletlerimizin kontrolü Hakan’daydı ve yolculuk öncesi sürekli “ayrı ayrı oturacağız, 4 koltuk beraber bulamadım” diyordu.
Ama minik bir sürprizle, premium vagonda yan yana biletler bulmuş, 1.5 saatlik Roma–Napoli yolculuğumuz keyifle geçti 😄

3.Gün - 13 Aralık 2025
Dün gece Napoli tren garında indikten sonra otelimiz için otobüs beklerken Napoli ile ilgili bahsedilen tüm gerçekleri görmeye başladık ve şehir bizi bir tık ürküttü. Sokaklarda her yer çöptü, tüm şehir çok karanlık ve tehlikeli hissettiriyordu. İnternette, bloglarda buna ilişkin detaylar vardı ama asla bu kadar olacağını hayal etmemiştim.
Neyse bir şekilde akşam otelimize vardık ve uyuduk. Sabah kalkıp kahvaltımızı otelde yaptık. Güzel verimli bir kahvaltıydı. En azından peyniri vardı. Genelde yurtdışı kahvaltılarında tatlıya boğulmaya alışıyoruz.

Şehir merkezinden metroya atlayıp yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk yaptık. Napoli’nin kalabalığı yavaş yavaş azalırken manzara da değişmeye başladı, biz de aslında neyle karşılaşacağımızı çok bilmeden gidiyorduk. İstasyondan çıkınca zaten direkt girişe yakınsın, o yüzden ulaşım kısmı düşündüğümüzden çok daha kolay oldu.

İçeri girince buranın aslında eski bir Roma şehri olduğunu daha net anlıyorsun; milattan sonra 79 yılında Mount Vesuvius patlayınca şehir bir anda kül ve lav altında kalmış. Bu yüzden de garip bir şekilde her şey olduğu gibi korunmuş.

Evlerin iç planlarını görebiliyorsun, sokaklar hâlâ taş döşeli, hatta bazı yerlerde fırınlar, hamamlar, küçük dükkanlar bile seçiliyor. Yani sadece “kalıntı” gezmiyorsun, biraz günlük hayatın içinde dolaşıyormuşsun gibi. Hala kazılar devam ediyordu, bazı alanlarda yeni yerleşim alanları toprak altından çıkarılıyordu.

Pompeii'nin bayağı büyük bir alana yayıldığını içeri girince daha da fark ettik, öyle hızlıca gezilecek bir yer değilmiş. Zaten bilet satışlarında üç günlük biletler de mevcuttu. Demek ki bu sebepleymiş. Çünkü gerçekten çok büyük bir alan, her yeri gezmek isterseniz bir günde bitirmenizin imkanı yok. Bazı uygulamalar storeda mevcut. O uygulamalar üzerinden konumunuza bakarak nereleri gezmek istediğinize karar vererek yolu bulabilirsiniz. Alan içerisindeki yönlendirmeler bana zayıf geldi. Çünkü Pompeii denince akla gelen taşlaşmış beden görselleri geliyor ve o alanı bulabilmeyi ancak başka bir uygulama kullanarak yapabildik. Herhangi bir yerde yönlendirme yoktu.


Bu arada bu taşlaşmış bedenlerle ilgili detayı vermek istiyorum. Ben yıllardır öyle zannediyordum en azından, bilmeyenler varsa diye asıl gerçek şöyle:
Pompeii’de gördüğümüz o “taşlaşmış insanlar” aslında düşündüğümüz gibi doğrudan taşa dönüşmüş bedenler değil. Mount Vesuvius patladığında şehir çok hızlı şekilde sıcak kül ve gaz bulutlarıyla kaplanıyor, insanlar da o anda hayatını kaybediyor. Zamanla bedenler çürüyüp yok oluyor ama etraflarını saran kül tabakası sertleşip bir kalıp haline geliyor. 1800’lerde yapılan kazılarda arkeologlar bu boşlukları fark edip içlerine alçı döküyorlar ve böylece insanların öldükleri andaki pozisyonları ortaya çıkıyor. Yani aslında gördüğümüz şey bir “heykel” değil, insanların son anlarının birebir kalıbı gibi bir şey. Bu da insanı en çok etkileyen kısımlardan biri oluyor çünkü o anın çaresizliği gerçekten hissediliyor.
Bazı insanların ellerinde değerli eşyalar, altınlar ve mücevherler bulunmuş. Bu da aslında kaçmaya çalışırken, sonrasında hayatlarını sürdürebilmek için yanlarına en kıymetli gördükleri şeyleri aldıklarını gösteriyor. İnsanın geleceğe dair bir umutla hareket etmesi ama bunun aslında ne kadar çaresiz bir çaba olduğunun farkına varmak gerçekten insanı derinden etkiliyor.



Taş yollar, evlerin kalıntıları, duvarlarda hâlâ görülebilen freskler derken insan bir noktadan sonra gerçekten burada bir hayat olduğunu hissediyor.



Ortam Mount Vesuvius’un arkada yükselen silüeti ile çok ayrı bir his veriyor insana. Bizim çok hoşumuza gitti, yıllar önceki yaşamın içinde var olmak, sokaklarında yürümek gerçekten farklı hissetti.

Napoli’ye kadar gelmişken kesinlikle görülmesi gereken, sakin sakin gezmelik bir yer. Dediğim gibi bence tüm günü alıyor, hatta daha detaylı gezmek isterseniz birden fazla günü planlamak şart.

Napoli’ye dönünce soluğu yine All'Antico Vinaio’da aldık. Akşam yemeğine yakın olsa da ara öğün yapmış olduk.

Sonrasında Napoli’nin meşhur kızarmış pizzasını denemek için Isabella De Cham Pizza Fritta’ye gittik. Mekâna varana kadar birkaç kez “acaba doğru yerde miyiz?” diye düşündük; sokaklar biraz dağınık, çamaşırlar asılı, etraf pek iç açıcı değil ve açıkçası pek güven vermiyor. Tek başıma olsam yürür müydüm emin değilim. Neyse ki mekâna girince ortam biraz toparlıyor; daha düzenli, daha “cool” bir havası var ve zaten puanları da oldukça yüksek. Ama tüm bu beklentiye rağmen yediğimiz kızarmış pizza bizi pek sarmadı, biraz hayal kırıklığıyla günü kapattık.

Dönüşte koşa koşa “Ai treni”ni yakaladık 😄 Aman dedik, bunu kaçırırsak bir sonraki versiyona kadar bekleriz artık :P

4.Gün - 14 Aralık 2025
Ve geldik son günümüze. Bugünkü planımız, dün Pompeii’de tüm ihtişamıyla gördüğümüz Mount Vesuvius (Vezüv yanardağı) turuna katılmaktı. Yaklaşık 35 € gibi bir ücrete gidiş-dönüş servis ve giriş dahil bir tur bulduk.

Sabah kahvaltımızı yapıp buluşma noktasına geçtik. Napoli merkezden yaklaşık 30-40 dakikalık bir araç yolculuğuyla yanardağın eteklerine ulaşıyorsun. Araç seni belli bir seviyeye kadar bırakıyor, sonrasında yürüyüş başlıyor.



Tırmanış çok zor değil ama sonuçta bir yanardağa çıktığın için hafif eğimli ve sürekli yukarı giden bir parkur var. Yol genel olarak toprak ve taşlık, rahat ayakkabı şart. Biz gittiğimizde bazı yerlerde hafif kar kalıntıları vardı ama güneş olduğu için hava üşütmüyordu, hatta yürüdükçe ısınıyorsun.

Zirveye yaklaştıkça manzara açılıyor ve bir noktadan sonra hem krateri hem de aşağıdaki Napoli Körfezi’ni aynı anda görmeye başlıyorsun.

Kraterin içine baktığında hâlâ aktif bir yanardağ olduğunu hatırlatan duman çıkışlarını görmek mümkün. Yukarıda geçirdiğin o anlar gerçekten çok keyifli; bir yanda deniz, bir yanda şehir, diğer yanda kocaman bir krater…

Napoli’ye gelmişken yapılacak en iyi aktivitelerden biri diyebiliriz.

Dönüş yolunda klasiğimiz olan “uyuyanı yakala” serimize bir yenisini daha ekliyoruz 😄 Tatillerde yolculuk kısmı resmen benim için mini bir belgesel: kim nerede nasıl uyuyakalmış, hepsi arşivlik. Bu sefer de listeye yeni bir fotoğraf daha eklendi.
Tur toplamda yaklaşık 3 saat falan sürüyor ve öğlen 14:00 civarı Napoli’ye geri dönüyoruz. Biraz acıkmış bir şekilde, Hakan’ın arkadaşının önerisiyle La Masardona’ya gidiyoruz. Plan yine kızarmış pizza; ama açıkçası dünkü hayal kırıklığından sonra içimizde ufak bir tedirginlik de yok değil.
Neyse ki bu sefer tablo tamamen değişiyor. Gelen her şey gerçekten çok iyi çıkıyor, hem doyuruyor hem de “işte bu” dedirtiyor. Üstüne bir de tatlı söylüyoruz; özellikle fındık dondurmalı kızarmış pizzayı ve Antep fıstığı soslu küçük hamur tatlılarını kesinlikle öneririz. Her şey gerçekten yerli yerinde ve lezzetliydi. Yorgunluğun üstüne, güzel bir yemekle günü toparlayıp oldukça memnun bir şekilde kalkıyoruz.

Yemeğin ardından uçuşumuza kadar biraz vaktimiz var. Aklımızda Napoli sokaklarını gezmek ve Maradona Sokağı’na uğramak var ama merkeze inince karşılaştığımız kalabalığa inanamıyoruz.

Öyle bir insan akışı var ki ilerlemek bile zorlaşıyor, bir noktadan sonra istemsizce kendimizi daha sakin ara sokaklara atıyoruz. Kalabalığın içinden sıyrılıp biraz daha nefes alabileceğimiz yollar bularak Maradona Mural’a doğru ilerlemeye başlıyoruz.


Maradona Mural aslında Napoli’deki en canlı ve en “yerel” hissi veren noktalardan biri. Burası Spaccanapoli ve Quartieri Spagnoli tarafında, dar sokakların arasında bir duvarı tamamen kaplayan Diego Maradona graffiti’siyle ünlü. Napoli halkı için Maradona sadece bir futbolcu değil; 80’lerde Napoli’yi Serie A’da zirveye taşıdığı için neredeyse bir “şehir efsanesi” gibi görülüyor. O yüzden burası sadece bir fotoğraf noktası değil, etrafında küçük barlar, duvar yazıları, flamalar ve sürekli bir kalabalıkla yaşayan bir mahalle hissi var.


Biz de orada biraz vakit geçirip fotoğraf çekildik, etrafı izledik; sonra o dar sokaklardan aşağı doğru süzülerek sahile doğru indik. Ardından sahilde güneşi batırarak yürüyüş yapıp, etrafı seyrettik.



Ve böylece İtalya gezimizi de sonlandırmış oluyoruz. Uçuş, yolculuk, eve varış… Bir yandan eve dönmenin rahatlığı, bir yandan da yeniden normal hayatın akışına girecek olmanın verdiği hafif bir minik anksiyete iç içe geçiyor. Tatil bitiyor ama geriye kalan şey aslında biraz daha uzun sürüyor: akılda kalan sahneler, fotoğraflar ve iyi ki gitmişiz hissi.