Bir Hafta Sonu, Bir Sürü Durak: Güney Fransa
Annemgil Barcelona'ya bizi ziyarete gelmişlerdi. Yılın sonuna yaklaşırken bir hafta sonu, annem, babam, Hakan ve ben Güney Fransa’ya kısa bir kaçamak yaptık. İlk durağımız Barcarès’ti; sahil kasabasında kurulan büyük Noel pazarı, kalabalığı, ışıkları ve enerjisiyle geziye güzel bir başlangıç oldu.
Aracı 5 dakika yürüme mesafesindeki sahildeki ücretsiz bir park yerine bıraktık. Ancak görevliler, Barcarès Noel pazarı için herkesi ilerideki ücretli park alanına yönlendirmeye çalışıyordu. Döndüğümüzde, halk park alanına hızlıca parkı engellemek için şerit çektiklerini gördük; sanırım pazardaki park ücretli olunca kendi yöntemleriyle yönlendirme yapıyorlardı.


Sahildeki park alanı
Bu pazara (Village de Noël Le Barcarès) iki sene önce de gelmiştik.

Kocaman bir panayır gibi; her yerde Noel süslemeleri, içeride yeme-içme alanları ve lunaparktan bozma küçük eğlence alanları var. Giriş ücreti kişi başı 5 Euro.

Sabah direk açılışına gittiğimiz için önceki gelişimize göre biraz daha sakindi ancak çıkışa doğru yöneldiğimizde kalabalıklar artıyordu.

İçeride rengarenk ışıklarla süslenmiş devasa çam ağaçları ve minyatür köyler var. Noel köyünde yürürken her köşe farklı bir süsleme ve detayla sürpriz yapıyor.



Parkın tadını yine çocuklar çıkardı.
Her stant ve yol boyunca Noel temalı figürler ve parlayan süslemeler dikkat çekiyordu. Fotoğraf çekilip, şarkı söyleyen geyikleri seyretmek falan gerçekten eğlenceliydi.

Bazı oyuncakların üstüne binilmeye çalışıldı, yasak olmasına rağmen!!

Planlarımız başka olmasaydı, buraya gece gelmek bence en doğrusu, 2 sene önce geldiğimizde hem öğleden sonra saatlerini hem de akşam saatlerini görme fırsatımız olmuştu ve gerçekten bu ortamı gece o ışıklandırmalarla görmek çok daha keyifli, bilginize.
Ardından haritada gözüme kestirdiğim güzel bir sahile gittik.

La Franqui sahiline vardığımızda ilk hissettiğimiz şey huzurdu. Geniş kumsalı, rüzgârı ve sakinliğiyle insanın durup biraz yavaşlayası geliyor. Deniz kenarında kısa bir yürüyüş yapıp, hiçbir şey yapmadan etrafı izlemek bile burada yeterince keyifli.


Ama biz biraz etrafın keşfine düştük. Sahilde bir sürü deniz kabuğu vardı; renk renk, çeşit çeşit, irili ufaklı. Tüm sahil boyunca daha ne kadar farklı deniz kabuğu göreceğiz diye gözümüz yerde yürüdük, bu küçük keşif hali de yürüyüşü beklediğimizden çok daha keyifli yaptı.

La Franqui’den sonra durağımız Saline de Peyriac-de-Mer’di. Arabayı direk yol kenarındaki park yerlerine park ettik.

Daha ilk anda buranın bambaşka bir havası olduğu belli oluyordu, geniş alanlar, sessizlik ve etrafta sürekli bir hareket var ama çok sakin bir şekilde. Burası aynı zamanda bir kuş gözlem alanı ve biz gittiğimizde en çok flamingolar dikkatimizi çekti.

İsimlerini tek tek sayamasak da etrafta farklı kuş türlerini izlemek, yürüyüş yollarında dolaşmak ve durup manzaraya bakmak fazlasıyla keyifliydi.
Uzun uzun yürüdük, bazen sadece durup kuşları izledik, hiçbir şey yapmadan vakit geçirmek bile burada başlı başına bir aktivite gibi hissettirdi.



Ve sonraki durağımıza geçtik. Le Salin de l’Île Saint-Martin de Gruissan, gezinin en etkileyici duraklarından biri oldu.

Bembeyaz tuz yığınları, kırmızıya pembeye çalan su ve etraftaki dinginlik gerçekten çok etkileyici. Doğal ama aynı zamanda insan eliyle şekillenmiş bu ortam, ilk bakışta bile buranın ne kadar özel olduğunu hissettiriyor.


Burası aktif bir tuz üretim alanı ve suyun bu kadar renkli görünmesinin nedeni içerdiği mikroorganizmalar ve algler. Özellikle Dunaliella salina adı verilen alg, yüksek tuz oranına uyum sağlamak için beta karoten üretiyormuş, bu da suya o kırmızımsı tonu veriyormuş.

Güneş ışığı, sıcaklık ve tuz oranı arttıkça renkler daha da belirginleşiyormuş. Kısacası ortaya çıkan manzara tamamen doğanın kendi dengesiyle oluşuyor.

Mevsimden ötürü sanırım bazı alanlara giriş yoktu ve etraf sakindi. Durup manzarayı izledik ve fotoğraf çektik.

Kırmızı-pembe suyu izlemek gerçekten inanılmaz keyifliydi. Tuz tepelerinin dokusu, suyun rengi ve sürekli değişen ışıkla birlikte her açıdan farklı bir görüntü yakalamak mümkün. Sessizliği ve görsel zenginliğiyle burası, gezinin en akılda kalan duraklarından biri oldu. Farklı aromalı tuzlar da alabileceğiniz bir dükkan da mevcut hemen girişte.

Günün bitirişini Gruissan’da yaptık. Minik, sakin ve çok tatlı bir kasaba; dolaşması da, durup etrafa bakması da insanı yormuyor.


Güneşi, kasabanın tepesindeki küçük kaleden tüm manzarayı ve evleri izleyerek batırdık. Günün temposundan sonra, güzel bir kapanış oldu.

Ardından Booking’ten tuttuğumuz otelimize - MAISON ALETEIA geçtik. Burası 18. yüzyıldan kalma, tarihi bir ev ve ev sahibi odaları küçük bir otel gibi işletiyor. Taş duvarları, eski ev havası ve detaylarıyla ilk bakışta çok hoş; ama gerçekten eski bir evde kaldığınızı da hemen hissettiriyor.

Ev sahibimiz Richard fazlasıyla cana yakındı. Hatta sohbet o kadar uzundu ki bir noktadan sonra “evet evet çok güzel, artık odaya geçsek mi?” noktasına geldik.

Giyimi, konuşması ve ilgisiyle tam bir eski dönem beyefendisi havası vardı; üstüne bir de bu Mayıs’ta belediye başkanı olmak için seçimlere katılacağını öğrenince konuşkanlığını anlamış olduk, ama sori Richard bizim oylar sayılmıyor.
Odaya geçtiğimizde ise küçük bir sürprizle karşılaştık: oda bayağı soğuktu. Tarihi ev konseptinin bu kısmını pek sevemedik açıkçası 😅

Neyse ki sabah kahvaltımız güzeldi; onu yapıp toparlandık ve yola koyulduk. Ufak tefek aksaklıklara rağmen, yol üstü bir gece için genel olarak akılda kalan bir deneyim oldu.

Günün ilk durağı Carcassonne’du. Gezdiğimiz diğer yerlere kıyasla burası inanılmaz kalabalıktı; dar sokaklarda yürümek bile zaman zaman zorlaştı.




Tarihi dokusu ve etkileyici surlarıyla Carcassonne gerçekten çok güzeldi. Kalabalık yorucuydu ama bir yandan da bu hareketlilik yerin enerjisine yakışıyordu. Her yer canlı, keyifli ve tam kıvamındaydı; yoğunluğa rağmen gezmesi zevkli bir durak oldu.
Bir sonraki durağımız Train Jaune olacaktı. Yollara düştük, vardık ama ortalıkta kimsecikler yoktu; bulduğumuz iki kişi de İngilizce bilmeyince pek iletişim kuramadık. Tren de ortada yoktu, internette aktif görünmesine rağmen mevsim sebebiyle bu daha çok turistik olan hattın çalışmadığını anladık.
Train Jaune, Pireneler’de yer alan, sarı rengiyle meşhur ve manzarasıyla bilinen tarihi bir tren hattı. Özellikle yaz aylarında ve turistik sezonda çalışıyormuş bu tren, dağlar, vadiler ve köyler arasında çok keyifli bir yolculuk sunuyormuş 😢. Bizim için bu durak biraz “olmadı ama olsun” kategorisinde kaldı; yine de rotada aklımızda güzel bir not olarak yerini aldı. Ve ne kadar eğlendiğimizin fotosunu aşağıya bıraktım.

Ardından Barcelona’ya doğru dönüş yoluna geçtik. Güneş batarken yol boyunca karşımıza çıkan manzaralar, gezinin yorgunluğunu unutturan güzel bir kapanış oldu.


Veee annişimin doğum günü kutlamasıyla günü bitiriyoruz 🎂
İyi ki doğdun annişim, iyi ki varsın. Nice mutlu, sağlıklı ve birlikte geçireceğimiz yaşlarımız olsun 🤍
Mum 30, yaş gizli, mutluluk capcanlı 🥳